Haber Detayı
Cihatçı terörün önlenmesine karşı çözüm önerisi: ‘Radikalizmle Mücadele Stratejisi’ oluşturulmalı
DEAŞ, El Kaide gibi terör örgütlerinin Türkiye’de taktik değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Hilmi Demir, hücre evindeki teröristlerin gençlerle fiziki yöntemlerle değil dijital mecralarla iletişim kurduğunu söyledi. Demir, gençleri önlemek için devletin mücadele etmesi gerektiğini vurguladı.
Prof.
Dr.
Hilmi Demir, “Radikal Selefi Youtuberlar ve vaizler, gençleri yaşadıkları topluma yabancılaştırıyor, hukuk sistemini tağut olarak şeytanlaştırıyor, cihat ve hilafet kavramlarıyla şiddeti kutsallaştırıyor.” ifadelerini kullandı.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.
Dr.
Hilmi Demir ile Selefilik anlayışının tarihini, Türkiye’de selefiliğin durumunu ve DEAŞ’ın güncel örgütlenme yöntemlerini konuştuk.
Türkiye’deki Selefi yapılanmalar ve DEAŞ üzerine akademik çalışmalar yapan Demir, Aydınlık’ın sorularına şu yanıtları verdi: - Siz Selefilik üzerine çalışan bir akademisyensiniz.
Selefilik nedir, ne zaman ortaya çıktı, şu an nerelerde etkili, kısaca bahsedebilir misiniz?
Selefilik, “selef” kelimesinden türetilmiştir.
Selef sözlükte "önce gelmek, geçmek" anlamına gelir.
Terim olarak İslam’ın ilk üç nesli olan Sahabe, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn’in (Selef-i Salihîn) asrını temsil eder.
Selefilik ise bu üç asrın din anlayışına göre dini anlama ve hayata geçirme iddiasını taşıyan gruplara verilen isimdir.
Ama bu isimlendirme 18. yüzyıldan sonra bugünkü anlamını kazanmış siyasi bir iddiadır.
Selefiliğin bugün demokratik devleti tağut (Allah'tan başka bir tanrıya tapma ve hak yolunda sapma) gören, okullarına çocuklarını göndermeyen, bunlara uymayanları ve dini amelleri yapmaması nedeniyle Müslümanların dinden çıktığını iddia eden anlayışın neredeyse tamamı modern siyasi teolojinin konusu olarak Selef anlayışına sonradan eklemlendi.
Selefin, Selefilik şeklinde politik teolojiye dönüşmesinde 18. yüzyılda Muhammed b.
Abdülvehhâb öncülüğünde Suudi Arabistan’da ortaya çıkan, dini ve siyasi bir karakter kazanan, daha katı ve dışlayıcı bir biçim olan ve bugün Muhammed bin Selman tarafından da reddi miras yapılan Vehhabiliğin önemli bir payı vardır.
Günümüzde Selefilik, özellikle Suudi Arabistan, Kuveyt ve Körfez ülkelerinde yoğundur.
Ancak küreselleşme ve iletişim imkanlarıyla Mısır, Pakistan, Kafkasya, Afrika ve Türkiye gibi geniş bir coğrafyada farklı fraksiyonlar (Suudi Selefiliği, Cihadî Selefilik vb.) halinde etkisini sürdürmektedir. ‘2011’DE SELEFİ VAİZLER ORTAYA ÇIKTI’ - Selefiliğin Türkiye’yi ilgilendiren yönü nedir?
Türkiye’de faaliyet yürüten Selefiler kimlerdir, temel anlayışları nelerdir?
Selefilik Türkiye’ye ilk önce Suud Selefiliği üzerinden Rabıta aracılığıyla 1980’lerden sonra gidi.
İlk tercüme eserler Abdullah Bin Baz’ın Doğru İnanç ve Ona Aykırı Olan Şeyler ve Muhammed bin Abdulvehhab’ın Tevhid kitabı oldu. 1990’dan sonra ise Mekke ve Pakistan’da eğitim görenlerin geri dönmesi ile Abdullah Yolcu ve Guraba Yayınları gibi Suudi Selefiliğinin kurumsal inşası başladı. 2000-2011 Arası Türkiye’de Selefilik daha çok Hizbullah’ın mirası içinde El Kaide’ye yakın bir ideoloji olarak yol buldu.
Bu yol 2011’den sonra Türkiye’de “Davetçi Selefiler” değimiz Selefi vaizlerin doğmasıyla birlikte de daha fazla ilgi görmeye başladı.
Suriye’de başlayan iç savaşla birlikte de el Kaide içinde yeni, daha sert ve hilafet iddiasını sahiplenen DEAŞ’ın doğmasıyla bu Selefilik kendisine cihatçı grupları da dahil etti.
Bugün Türkiye’de Suudi Selefilikten (Medhali) tutun da daha sert sayılan radikal veya tekfirci (cihadi) Selefiliğe kadar kendi içinde birçok selefi grup, onların cemaatleri ve eğitim kurumları bulunmaktadır.
Türkiye’yi tağut yani Allah’ın hükümlerinin uygulanmadığı kafir bir devlet sayıyorlar.
Demokrasiyi, oy vermeyi şirk kabul edip askerlik yapılmayacağını, polis ve askerlerin şehit olmayacağını, kanun yapmanın küfür olduğunu ve kanun yapan (milletvekilinden Hakimine kadar) zümrenin de eşleriyle nikahlarının düşmüş olduğu gibi iddiaları dile getiriyorlar. ‘DEMOKRATİK DEVLETİ ŞİRK GÖRÜYORLAR’ - Bazı dini yapılar ve şahıslar, Türkiye’nin “dar-ül harp” olduğunu öne sürüyor.
Şeriat rejimi kurulana kadar cihat edeceklerini belirtiyorlar.
Selefiler bu noktada nerede duruyor?
Selefiler bu konuda kendi içlerinde, özellikle Suudi (İlmî) Selefiliği ve Cihadî Selefilik olarak iki ana damara ayrılır: 1) Radikal/Cihadî Kanat: Türkiye’yi Allah’ın indirdiği hükümlerle yönetilmediği için "Dar-ül Harp" veya "Dar-ül Küfür" olarak nitelerler.
Mevcut sistemi "tağuti" olarak görür, oy kullanmayı ve sistemin kurumlarında çalışmayı (askerlik, polislik, diyanet imamlığı) şirk sayarlar.
Şeriat rejimi kurulana kadar cihadın farz olduğunu düşünürler, ancak Türkiye gibi ülkelerde şu an için "hazırlık ve tebliğ" aşamasında olduklarını belirtip cihadı öteleyenler de bulunmaktadır. 2) Ilımlı/İlmî Kanat: Yöneticileri veya halkı toptan tekfir etmeye karşı çıkarlar.
Demokrasiyi küfür görseler de halkın cehaletini mazeret sayarak hemen tekfir etmezler.
Silahlı ayaklanmayı veya devlete karşı çıkmayı fitneye sebep olacağı gerekçesiyle reddederler.
Önceliği toplumun ıslahına ve doğru inancın öğretilmesine verirler.
KÜRESEL SELEFİ PROPAGANDA ETKİSİ - Eylül ayında İzmir’de DEAŞ bağlantılı genç bir çocuk üç polisimizi şehit etti.
Bu şahıs Emniyet’teki ifadesinde, Türkiye’deki bazı selefi gruplardan etkilendiğini söyledi.
Selefilikle cihatçı terör örgütleri arasında nasıl bir bağ var?
Bu saldırı, DEAŞ ideolojisinin "yalnız aktör" (lone actor) modeliyle nasıl taban bulduğunun bir örneğidir.
Saldırganın sosyal medya paylaşımlarında "tağut" kavramını kullandığı ve DEAŞ liderlerine atıf yaptığı görülmüştür.
Ayrıca okulda radikalleştiğinin öğretmenleri tarafından anlaşıldığı ama ailesinin bu konuda ideolojik yakınlık nedeniyle duyarsız kaldığı da medyada yer alan ifadelerden anlaşılıyor.
Bu olayda Selefilik ile terör örgütü arasındaki bağ, klasik anlamda bir hücre evi veya fiziksel temasla değil, "Çevrimiçi Radikalleşme" yoluyla kurulmuş.
Saldırganın DEAŞ hücreleriyle doğrudan bir bağına rastlanmamış ancak "küresel Selefi propaganda" etkisiyle radikalleştiği tespit edildi.
Bu durum literatürde "yatak odası radikalleşmesi" olarak da bilinir.
Örgüt fiziksel olarak orada olmasa da ideolojisi gencin odasına internet yoluyla girmiş. ‘RADİKALİZMLE MÜCADELE POLİSİN İŞİ DEĞİL’ - Önceki gün sosyal medyada “DEAŞ bildiğiniz DEAŞ değil artık.
Türkiye bu yeni durumu anlamakta zorlanıyor.
Güvenlikte Hipermetropi çok tehlikelidir.
Ben uyarmış olayım…” şeklinde bir paylaşım yaptınız.
Buradaki kastınız tam olarak nedir? "Güvenlikte Hipermetropi" (uzağı görüp yakını görememe) benzetmesini, DEAŞ ve benzeri radikal selefi örgütler hatta radikalleşmenin kendisi ile mücadeleyi yalnızca güvenlik güçlerine yıkarak yapılabileceği anlayışını eleştirmek için kullanıyorum.
Gözünün önündeki radikalleşmeyi fark etmeden veya buna yönelik önleyici faaliyetler almadan teröristle mücadele edemezsiniz.
Mesela İzmir olayı böyle işte.
Çocuk radikalleşmiş, öğretmen fark etmiş ama tam bu noktada bu çocukla konuşup, onu ikna edecek, aile ile ilgilenecek sosyal destek karumları, terör psikologları, radikalleşme uzmanları devreye girmesi gerekirdi.
Peki Türkiye’de radikalleşmeyi önleyecek faaliyetler yürüten, sivil toplum kuruluşları, sosyal destek uzmanları, terör psikologları, radikalleşme uzmanları var mı?
Hayır yok.
Bunların eğitiminin verildiği akademi, enstitü, araştırma merkezleri, dernekler var mı?
O da yok.
Bu konuda her halde birkaç dernekten birisi benim de başkanlığını yaptığım Uluslararası Radikalizm Gözlemevi Derneği (URAD)’dır.
Biz de maalesef oldukça sınırlı imkanlarla çalışmak zorundayız çünkü bu konulara destek olacak içeride ciddi fonlarımız yok.
Herkes Türkiye’de DEAŞ ve benzeri örgütler ve bunların sosyal yaşamda yol açtığı derin krizlerle polisin baş etmesini bekliyor.
Oysa radikalizmle mücadele polisin işi değildir, onun işi teröristle mücadeledir. "DEAŞ bildiğiniz DEAŞ değil artık" ifadesi ise örgütün yapısal dönüşümünü kastetmektedir.
DEAŞ, toprak hakimiyetini kaybettikten sonra "Vilayet" sisteminden daha küçük hücre sistemine inmiştir.
Bugün hem El Kaide hem DEAŞ lidersizdir.
İki örgütün de başında kim olduğunu artık tam olarak bilmiyoruz çünkü örgütler artık bunu gizlemeye başladılar.
Klasik bir terör yapısında ideoloji (amaç), örgüt (planlayıcı/emir-komuta) ve eylem (uygulama) arasında kopmaz bir bağ vardır.
Merkezi bir kumanda merkezi dağıldığında örgüt sadece ideolojiden beslenen dağınık bir yapıya dönüşür.
Klasik "hücre" yapısı, merkeze gizli bir hiyerarşi ile bağlıdır.
Ancak bizim bahsettiğiniz "şebeke/ağ" modeli, lidersiz direniş kavramına yakındır.
Eylemler artık merkezden planlanmadığı için, liderlik sadece "olanı olumlama" (sahiplenme) aşamasına geçer.
Bana göre hem DEAŞ hem de El Kaide artık bu paradigmaya göre eylem tasarlamaya başladı.
Ayrıca iki örgüt arasındaki rekabet alanları da zayıfladı.
Özellikle Gazze’de yaşanan vahşete karşı uluslararası hukuk ve kurumların işlevsiz kalması onları ortak ideoloji de öfkeyi kullanmaya doğru bir taktik geliştirmeye itti.
DEAŞ’ın Nebe dergisinde Avustralya, Türkiye ve Palmira gibi birbirinden coğrafi olarak çok uzak yerlerdeki saldırıların bir arada zikredilmesi, bu dağınık şebekenin "başarı" olarak pazarlanması, böyle bir çabanın ürünüdür.
DEAŞ'ın El Kaideleşmesinden bahsettiğimiz şey de tam olarak budur.
Teröristin istihbarat örgütü itirafı - Geçen yıl DEAŞ operasyonlarında çok sayıda MOSSAD bağlantılı şahıs yakalandı.
Bugün MOSSAD ve CIA’nın en kullanışlı örgütü DEAŞ mı?
Bütün uluslararası istihbarat örgütleri bu tür terör yapılarına sızarlar.
Bunu hem kendilerine yönelik eylemleri önlemek için yaparlar hem de bu örgütleri kendileri için belirledikleri düşman hedeflere yönlendirmek için yaparlar.
Türkiye'de DEAŞ'a katılan üst düzey isimlerden İlyas Aydın'ın (Ebu Ubeyde), "İstihbarat servislerinin gayrimeşru çocuklarıyız." şeklindeki ifadesi, örgütün istihbarat servisleri tarafından manipüle edildiği veya onların oluşturduğu kaos ortamından beslendiği algısını güçlendirmektedir.
Ayrıca bu örgütlerin eylemlerinin, İslam coğrafyasına dış müdahaleler için bir "bahane" ve "meşruiyet aracı" olarak kullanıldığını da unutmayalım.
Beş maddede mücadele - Sizce DEAŞ insanları nasıl etkiliyor?
DEAŞ’a insan kaynağı nasıl kesilebilir?
Toplum nezdinde etkin mücadele nasıl olmalı?
Kimler DEAŞ’a katılıyor sorusunun tek bir cevabı yok.
Elimizde çok farklı hikayeler var.
Ama sonuçta DEAŞ gibi örgütler toplum içinde kimlik, aidiyet, macera arayan bireyleri çok daha kolay çekiyorlar.
Bunu da kendilerine çekmek için kullandıkları ideolojik propaganda aracılığıyla yapıyorlar.
Bu yüzden bu tür örgütlerle mücadelede en etkili yollardan birisi gri alanda olan, henüz eline silah almamış, bireylere yönelik önleyici ve bilgilendirici faaliyetlerdir.
Bunun yolu da yalnızca teröristle değil onun ideolojisiyle de mücadele etmeyi gerektirir.
Bunun içinde öncelikle top yekûn kurumlarla eşgüdümlü ve sivil toplum ayağıyla da desteklenen radikalizmle mücadele stratejinizin olması gerekir.
Bu stratejinin şu beş ayak üzerine kuruması gerekir: 1) Radikal selefi ideoloji hakkında bilgilendirme ve karşı söylem oluşturma. 2) Dijital ortamlarda içerik üreterek yayılan radikal selefi söylemin etkisini kırma. 3) Riskli bölge tespitleri yapıp, mahalle ve okul gibi mekanlarda bilgilendirme ve şiddete yönelimli bireylere sosyal destek sağalama. 4) Radikalizm uzmanları, terör psikologları, şiddete karşı sosyal destek uzmanlarının yetiştirilmesi için gerekli program ve eğitim faaliyetlerinin koordine edilmesi. 5) Bu örgütlerden ayrılma, çıkma ya da onlara karşı dirençli olmak isteyen bireylere hizmet verecek kurumsal yapıların oluşturulması.