Haber Detayı
Venezuela zenginlikleri gündemdeyken nedir bu dünyanın konuştuğu nadir elementler: Bir kilosu için 50 ton harcanıyor
Petrol zengini Venezuela, nadir metaller ve kritik elementler üzerinden yürüyen küresel güç mücadelesinin yeni cephesi haline geldi. “Yeşil enerji” ve dijitalleşmenin arkasındaki çevresel yıkım, yaptırımlar ve jeopolitik hesaplar, bu yeraltı zenginliğini petrolün gölgesinde bıraktı.
ABD'nin kaçırdığı Nicolas Maduro'nun Venezuelası, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkesi olarak bilinse de yeraltında küresel teknoloji ve savunma sanayisi açısından kritik elementler barındırıyor.
Ancak bu zenginlik, büyük ölçüde yaptırımlar, kayıt dışı madencilik ve jeopolitik baskılar nedeniyle ekonomiye yansımıyor.Ülkenin güneyinde, özellikle Orinoco Madencilik Kuşağı olarak adlandırılan bölgede; altının yanı sıra tantal, niyobyum, nadir toprak elementleri, uranyum ve toryum gibi stratejik elementlere dair güçlü jeolojik bulgular bulunuyor.Akıllı telefonlardan savunma sanayiine kadar pek çok alanda kullanılan koltan (tantal–niyobyum karışımı), Venezuela’da en çok dikkat çeken kritik mineral konumunda.
Resmi rezerv açıklaması yapılmamış olsa da çok sayıda rapor bu mineralin Bolivar Eyaleti ve Guayana Kalkanı çevresinde yaygın biçimde bulunduğunu ortaya koyuyor.
Çıkarımın büyük bölümü ise yasa dışı ve denetimsiz yürütülüyor.Venezuela’da nadir toprak elementleri (neodimyum, lantan, seryum gibi) için de potansiyel tespit edilmiş durumda.
Elektrikli araç motorları, rüzgâr türbinleri ve ileri elektronik sistemlerde kullanılan bu elementler açısından ülke, yüksek potansiyelli fakat doğrulanmamış rezervlere sahip ülkeler arasında gösteriliyor.
Buna ek olarak, uranyum ve toryum gibi nükleer enerjiyle ilişkilendirilen elementlerin varlığı akademik çalışmalarda yer alıyor.Nadir ve kritik elementler açısından “potansiyel güç” konumunda.
Ancak kapsamlı jeolojik haritalama yapılmadan, şeffaf bir madencilik rejimi kurulmadan ve yaptırımlar gevşetilmeden bu zenginliğin küresel tedarik zincirine dâhil olması kısa vadede mümkün görünmüyor.
Petrolün gölgesinde kalan bu elementler, Venezuela’nın yalnızca ekonomik değil, jeopolitik geleceğinde de belirleyici olabilecek bir başlık olarak öne çıkıyor.ABD Başkanı Donald Trump'ın, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu alıkoyarak New York'a kaçırdığı şu günlerde bu elementlerin gölgesinde yaşanan savaşı, 2021-2023 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan, AKP Ordu Milletvekili Prof.
Dr.
Mahmut Özer, Teori dergisinin Ocak-2026 sayısı için kaleme aldı.BİR KİLOGRAM VANADYUM ÜRETEBİLMEK İÇİN 8,5 TON KAYAÇ GEREKİYORAynı zamanda Elektronik ve Haberleşme Mühendisi olan Özer'in "Nadir Metaller Savaşı veKapitalizmin Yeni Yüzü" başlıklı yazısı şöyle:Dünya yapay zekâ teknolojisiyle önceki kırılmalardan çok farklı bir teknolojik kırılmaya tanıklık ederken derinden devam eden iki dönüşümü de eşzamanlı yaşamaktadır: enerji geçişi ve dijitalleşmenin derinleşmesi.
Enerji kaynaklarında geleneksel enerji kaynaklarının payını sürekli azaltmayı ve temiz enerji kaynaklarını ana enerji kaynakları olarak öne çıkartmayı hedefleyen enerji geçişi artık çoğu ülkenin hedefleri arasında yer alıyor.
Dijitalleşmenin derinleşmesi ise bir geçişten ziyade teknolojik gelişme ivmesinin kaçınılmaz sonucu.
İlginç bir şekilde her iki dönüşümün de dayanağı, dolayısıyla bağımlı olduğu şey nadir metaller ve nadir toprak elementleri.
Son dönemde Amerika’dan Çin’e ve Avrupa kıtasına kadar liderlerin açık bir şekilde politik tutumlarının temelinde bu metaller ve elementlerin ele geçirilmesinin yer alması şaşırtıcı olmasa gerek.Guillaume Pitron, “Nadir Metaller Savaşı: Enerji Geçişi ve Dijitalleşmenin Karanlık Yüzü” başlıklı kitabında bu iki dönüşümün dayandığı nadir metaller savaşının boyutlarının anlaşılmasına kapı aralıyor (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2024).
Nadir metaller dijital teknolojilerin kapasitesinin artırılmasından çip üretimine, havacılık sanayinden rüzgar türbinlerinin kanatlarına ve güneş panellerine, elektrikli araçlar ve bataryalarına kadar bu iki dönüşümün hemen hemen tüm bileşenlerinde yaygın bir şekilde kullanılıyor.
Dolayısıyla, her iki dönüşümün sürdürülebilir olabilmesi için nadir toprak elementlerine ihtiyaç var.
Bu elementleri cazip kılan sahip oldukları manyetik, optik ve katalitik özellikleri (sf.20).
Nadir metaller, doğada bol bulunan metallere bağlı olarak var olmakta, ancak bu metallere miktar olarak son derece küçük oranlarda karışmış oldukları için de nadir metaller olarak tanımlanıyor.
Bu nedenle elde edilmeleri oldukça zorlu süreçler gerektiriyor.
Örneğin, “…Bir kilogram vanadyum üretebilmek için 8,5 ton kayaç, 1 kilogram seryum için 16 ton, 1 kilogram galyum için 50 ton, daha da nadir bir metal olan lütesyumun 1 kilogramı için baş döndürücü bir sayı olan 1.200 ton kayaç arıtmak gerekir…”(sf. 21).NADİR METALLER NEREDEParis Anlaşmasıyla küresel bir dönüşüme yol açan çevreye duyarlı bir enerji geçişinin geleceği nadir metallere bağlı olunca ve nadir metaller de yukarıda değindiğimiz gibi çok nadir olunca bu metallerin düzenli tedariki nasıl sağlanabilecektir?
Daha kritiği, bu metallerin temini hangi maliyetlere yol açmaktadır?
Pitron’un kitabı da tam da bu konularda oldukça ufuk açıcı bilgiler sunuyor.
Öncelikle, nadir metallerin Batı’da merkezileşmediği, Güney Afrika’dan Rusya’ya ve Moğolistan’a, Türkiye’den Çin’e ve Kazakistan’a, Brezilya’dan, Bolivya ve Şili’ye, Arjantin’den Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ne kadar geniş bir coğrafyaya dağıldığı görülmektedir (sf.7, 11, 16).
Dolayısıyla, nadir metallerde Batı’nınüstünlüğü söz konusu değildir.Diğer taraftan, nadir metallerin elde edilmesi çevreye kalıcı zararlara yol açan kimyasal süreçleri gerektirmektedir (sf.8-12).
Dahası, karbon salınımını azaltmayı hedefleyen enerji geçişini mümkün kılacak nadir metallerin elde edilme sürecinde yapılan salınım, konvansiyonel enerji kaynaklarını elde etmede yapılan salınımdan oldukça fazladır (sf.26).
Ayrıca enerji tüketimi de oldukça yüksektir.
Örneğin, “…Elektrikli bir otomobilin sadece üretim süreci konvansiyonel bir otomobilin üretim sürecinden daha çok enerji tüketir…” (sf.27).
Diğer taraftan, bu metallerin çıkartılmasında, artık stratejik olan su talebi oldukça yüksek olduğu gibi kullanılan suyun kirlenmesi nedeniyle çevreye verdiği zararlar da oldukça yüksektir (sf.10): “İş bu kadarla da kalmıyor: Nadir toprak elementlerinden her bir tonun arıtılması için 30.000 metreküpten fazla su gerekiyor ve bu su kullanılır kullanmaz asitler ve ağır metallerle yükleniyor…” Dolayısıyla, ortada ciddi bir paradoks vardır.
Pitron’nun ifadesiyle, “…Herhangi bir güneş paneli, rüzgâr türbini, elektrikli araba ya da tasarruflu ampul, daha hizmete girmeden önce bile bir ‘ilk günaha’ sahiptirler: Enerji ve çevre açısından içler acısı bir bilanço sergilerler…”(sf.18).BATI ÜLKELERİNİN İKİ YÜZLÜ TAVRIBatı burada da iki yüzlü bir tavır sergiler.
Kendi ülkelerinin bu çevresel felaketi yaşamaması için bu madenlerin kendi ülkelerinde çıkartılmasından tedrici bir şekilde vazgeçmiş, daha çok uygun fiyatla tedarik edilmesine ve bu ürünlere yönelik yüksek teknolojinin geliştirilmesine odaklanmıştır.
Bir başka deyişle, Batılı ülkeler enerji geçiş sürecinde nadir metallerin elde edilmesindeki çevresel yıkımın maliyetini Batı dışı ülkelere fatura etmeyi tercih etmiştir.
Pitron da yaşanan bu ikiyüzlülüğe işaret etmektedir: “…Bu anlamda dijital teknolojilere ve yeni enerji teknolojilerine geçiş en varlıklı sınıflar için bir geçiştir: Kirliliği daha zengin kent merkezlerinden alıp bütün gerçek etkilerini ve yükünü hissettireceği en sefil ve gözlerden uzak bölgelere taşır…” (sf.39).Dolayısıyla, Batı’nın hesabı nadir metallerde maliyeti Batı dışı ülkelere kaydırıp getiriyi Batılı ülkeleri, uzun zamandan beri tıkayan ekonomik durağanlıktan çıkartmak için kullanmak!
Bunu da gizleme gereği bile duymadılar.
Pitron’un belirttiği gibi, Dünya Bankası Başekonomisti Lawrence Summers tarafından 1991 yılında imzalanan “Summers Memo” ile “… gelişmiş ekonomilerin çevreyi kirleten sanayi kollarını ‘çevresel kirlenmenin büyük ölçüde düşük olduğu Afrika’daki az nüfuslu ülkeler başta olmak üzere’ yoksul ülkelere ihraç etmeleri önerisinde bulunuyordu…” (sf.58).
Bu tavsiye meyvelerini de verdi: “…Örneğin 19. yüzyılın ortasında dünya maden üretiminin %60’tan fazlasını temsil eden Avrupa, günümüzde ancak %3’ünü temsil ediyor.
Aynı gözlem ABD için de geçerli; onların II.
Dünya Savaşı ertesinde %40 olan payı günümüzde %5’ten azdır…” (sf.59).Ancak, Batı bu tercihinin ekonomik maliyetleriyle şimdi yüzleşmektedir.
Bu politikayı fırsata çeviren Çin, nadir metallerde sessiz bir şekilde ana tekel haline gelmiştir (sf.76): “…Pekin dünyada tüketilen antimonun %54’ünü, indiyumun %58’ini, florun neredeyse %66’sını, vanadyumun %67’sini, doğal grafitin %73’ünü üretmektedir… Çin silisyumun %67’sini, germanyumun %83’ünü üretmektedir.
Bu oran tungstende %86’ya, nadir toprak elementleri için de %85 ila %100’e varmaktadır…” Nadir toprak elementlerinin ana tedarikçileri sadece Çin ile de sınırlı değildir (sf.76): “…Kongo Demokratik Cumhuriyeti kobaltın %63’ünü, Güney Afrika platinin %71, iridyumun %93, rodyumun %81 ve rytenyumun %94’ünü, Brezilya da niyobyumun %92’sini temin ediyor… Paladyumun %40’ını tek başına sağlayan Rusya ve Bor ihtiyacının %48’ini karşılayan Türkiye bu ülkeler arasında yer almaktadır.MIKNATISI BIRAKTI, PEKİN'E TAŞINDIDiğer taraftan, Çin tekelleşmeyi Batı’nın terk ettiği bir alanda tek boyutlu bir politika olarak el almadı.
Tam tersine, birbiri ile bağlantılı yeni politikalarla alanı derinden dönüştürme yolunda sabırlı ve uzun vadeli stratejileri devreye soktu.
Öncelikle, nadir metallerde tekelleştikçe düşük dozda nadir metal tedarikine ambargo uyguladı.
Amaç, tedarikte zorlanacak işletmelerin üretim tesislerini Çin’e kaydırmalarını sağlamaktı.
Bu ambargo ile bu maddelere bağımlı üreticiler hammadde tedarikinde sıkıntı çektikçe Çin’in istediği noktaya kolayca geldiler (sf.103): “… Kendi ülkelerinde kalmak ve yeterince hammadde temin edememelerinden ötürü sanayi kuruluşlarını ağır aksak çalıştırmak ya da işletmelerini Çin’e taşımak ve gereken emtiaya hiçbir engelle karşılaşmadan ulaşabilmek.” Çoğu işletme bu strateji ile üretim tesislerini Çin’e taşıdılar.
Örneğin, mıknatıs imalatında önde gelen Magnequench, 2006 yılında fabrikasını kapatır ve Pekin’in güneydoğusundaki Tianjin’e taşınır. (sf.142).Bu aşamada Çin’in ikinci stratejisi devreye girer.
Üretim tesislerini Çin’e taşıyan firmalarla ortak yatırım girişimlerini, dolayısıyla ortak teknolojik inovasyon çalışmalarını başlatmak.
Dolayısıyla, bu taşınma ile sadece üretim taşınmasının ötesine geçerek teknoloji ve patent paylaşımını da artırmak amaçlanıyor.
Çünkü Çin’in nihai amacı bu ürünler için sadece ana tedarikçi olma üstünlüğünü ele geçirmek değil, ayrıca nadir metallere dayalı yüksek teknolojili üretimde de üstünlüğü ele geçirmektir.
Bu amaçla uyguladığı strateji meyvelerini verir.
Örneğin, “…Pekin önce yabancı sanayicileri ayartarak veya zorla kendi topraklarına çekmiş, joint ventures yoluyla onlarla ortaklıklar kurmuş, ardından da ‘ortak inovasyon’ ya da ‘yeniden inovasyon’ sürecini başlatmış ve bu sayede Japon ve Amerikan süper mıknatıs imalatçılarının teknolojilerini ele geçirmişti.” (sf.121).Dolayısıyla, Çin dünyadaki üretimi kendisine çektikçe, zaten araştırmaya ayırdığı devasa bütçelerle (2021 yılında 500 milyar dolar, sf.121) bu imkâna da kavuşmuş oldu.
Dahası, Çin sadece bu eşgüdümlü politikalarla yetinmiyor, ayrıca nadir metallerin Çin dışındaki üretimini de ithalat etmeye devam ediyor (sf.163): “…Örneğin Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden kobalt (%80’i ham halde ihraç edilip Çin’de arıtılıyor), nikel (Pekin bu metalin %35’ini rafine ediyor) ve lityum (dünya üretiminin %50 ila %70’i Çin’de dönüştürülmüştür) ithal ediyor…” Bir başka deyişle, son dönemin iki dönüşümünün, yani enerji geçişi ve dijital teknoloji derinliğinin ihtiyaç duyduğu nadir metallerin sadece tekelini elinde bulundurmuyor, ayrıca bu teknolojilerin geliştirilmesi ve üretilmesindeki payını da sürekli artırıyor.Kısacası, gelinen noktada dünyada ekonomik olarak bir tıkanma yaşanır ve son dönemde gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki mesafeler daralırken bu daralmayı tekrar Batı lehine genişletecek bir kaldıraca Batı’nın ihtiyaç duyduğu açıktır.
Zaten dijital teknolojilerde üstünlüğün Batı’da olduğu göz önüne alındığında Batı lehine asıl kırılma enerji geçişi ile sağlanabilecektir.
Dolayısıyla, enerji geçişi masum bir çevre duyarlılığından ziyade Batı’nın teknolojik üstünlüğünü tekrar kazanmaya yönelik yeni ve oldukça uzun vadeli yeni bir hamlesi olduğu görülmektedir.
Ancak, bu hamle öyle kolay bir hamle olmayacaktır.
Çünkü Batı bu bağlamda sadece Çin’e karşı önemli bir mevzi kaybına uğramamış, diğer üretici ülkelerde yaşanan siyasi dönüşüm ve yerli üretim yaklaşımı da mevziiyi oldukça genişletmiştir (sf.82): “…Yeni ortaya çıkan bu ‘metal riski’ sadece Çin’in ihracat politikalarına bağlı değil.
Asya’da, Afrika’da, Latin Amerika’da maden kaynakları konusunda gittikçe gelişen ve güçlenen milliyetçilik nedeniyle Batı’nın mevzileri giderek zayıflıyor.” Dolayısıyla, günümüzde yapılan ve önümüzdeki dönem devam edecek olan nadir metal savaşları bu kaybedilen mevzilerle bağlantılı olacaktır.Gelinen noktada nadir metaller etrafında şekillenen küresel rekabet, yalnızca yeni bir hammadde mücadelesi değil; kapitalizmin çevre, teknoloji ve güç ilişkileriyle kurduğu bağın yeniden tanımlandığı tarihsel bir eşiğe işaret etmektedir.
Enerji geçişi ve dijitalleşme, söylem düzeyinde çevre duyarlılığı ve sürdürülebilirlik iddialarıyla sunulsa da, pratikte derin bir jeopolitik hesaplaşmayı ve eşitsiz bir maliyet dağılımını beraberinde getirmektedir.
Nadir metallerin çıkarılması sürecinde ortaya çıkan çevresel yıkım, su krizi ve karbon salınımı, bu dönüşümün görünmeyen ama en ağır bedellerini oluşturmaktadır.
Böylece “yeşil” ve “temiz” olarak pazarlanan teknolojiler, daha üretim aşamasında ciddi bir ekolojik tahribatın taşıyıcısı hâline gelmektedir.Bu tablo, Batı merkezli kapitalist sistemin uzun süredir benimsediği maliyetleri çevreye ve çevreyle birlikte Batı dışı coğrafyalara ihraç etme pratiğinin yeni bir tezahürüdür.
Nadir metallerin çıkarımında çevresel yüklerin Afrika, Latin Amerika ve Asya’ya kaydırılması; buna karşılık yüksek katma değerli teknolojilerin ve finansal getirilerin Batı’da toplanması, küresel eşitsizliğin yeni bir biçimini üretmektedir.
Pitron’un değindiğimiz kitabında ayrıntılı biçimde ortaya koyduğu bu yapı, çevre söylemi ile fiilî uygulamalar arasındaki derin çelişkiyi görünür kılmaktadır.
Bu yönüyle enerji geçişi, salt bir çevre politikası olmadığı, aynı zamanda kapitalizmin kendisini yeniden tahkim etme arayışı olduğu görülmektedir.Öte yandan Çin örneği, bu yeni dönemin güç dengelerini nasıl dönüştürdüğünü açık biçimde göstermektedir.
Batı’nın çevresel baskılarla ya da maliyet hesaplarıyla terk ettiği alanlarda uzun vadeli, sabırlı ve çok katmanlı stratejiler geliştiren Çin; yalnızca nadir metallerin tedarikinde değil, bu metallere dayalı yüksek teknolojilerin üretiminde de belirleyici bir aktör hâline gelmiştir.
Hammadde ambargoları, üretim tesislerinin Çin’e çekilmesi, ortak yatırımlar yoluyla teknoloji transferi ve devasa Ar-Ge harcamaları, bu dönüşümün bilinçli ve bütüncül bir stratejiye dayandığını göstermektedir.
Dolayısıyla günümüzde yaşanan nadir metal savaşları, klasik anlamda bir kaynak rekabetinden çok, teknolojik egemenlik ve üretim zincirlerinin kontrolü üzerinden yürüyen bir güç mücadelesidir.Sonuç olarak, enerji geçişi ve dijitalleşme çağında nadir metaller etrafında şekillenen bu yeni jeopolitik düzen, kapitalizmin yeni yüzünü tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Bu yüz, çevre söylemiyle örtülen ancak çevresel ve toplumsal maliyetleri derinleştiren; eşitsizlikleri azaltmak yerine yeni biçimlerde yeniden üreten bir yapıya işaret etmektedir.
Önümüzdeki dönemde nadir metaller üzerinden yaşanacak gerilimler, yalnızca enerji ve teknoloji politikalarının değil, aynı zamanda küresel adalet, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınma anlayışlarının da yeniden sorgulanmasını zorunlu kılacaktır.Odatv.com