Haber Detayı

Tehlike çanları çalıyor! Sosyal medyanın sinsi tehlikesi
Sağlik internethaber.com
11/01/2026 13:56 (7 saat önce)

Tehlike çanları çalıyor! Sosyal medyanın sinsi tehlikesi

Son yıllarda artan telefon ve sosyal medya bağımlılığı çeşitli sağlık sorunlarını da beraberinde getiriyor. Gün için okuduğumuz bir başlık ya da kısa bir video ruh halimizi farkında olmadan değiştirmeye yetiyor. Dr. Furkan Burak, "Sosyal medya ruh sağlığınızı esir almasın... ‘Öfke yemi’ne gelmeyin" dedi, önemli uyarılarda bulundu.

Birçoğumuz aynı sahneyi yaşıyoruz.Gün içinde her şey yolunda giderken, telefona kısa bir bakış atıyoruz.

Bir başlık, bir video, bir yorum...

Bazen sadece birkaç saniyelik bir içerik.

Ama o birkaç saniye, ruh hâlimizi fark edilir biçimde değiştirmeye yetiyor.

İçimiz daralıyor, sinirleniyoruz, geriliyoruz ve içimizde bir tepki verme isteği uyanıyor.Öfke insanlık hâline yabancı bir duygu değil.

Haksızlık karşısında bizi ayağa kaldırabilen, sınır çizebilen güçlü bir tepki.

Ama son yıllarda yaşadığımız şey, bildiğimiz öfkeden biraz farklı.

Öfke artık yalnızca ortaya çıkan bir duygu değil; üretilen, yönlendirilen ve dolaşıma sokulan bir hâle gelmiş durumda.

Üstelik çoğu zaman fark ettirmeden.YILIN KELİMESİ SEÇİLDİ Tam da bu nedenle, dünyanın en prestijli akademik yayın kuruluşlarından biri olan Oxford, 2025 yılı için “yılın kelimesi” olarak “rage bait” kavramını seçti.

Türkçeye en yakın karşılığıyla “öfke yemi” diyebileceğimiz bu ifade, özellikle dijital platformlarda insanların öfkesini, kızgınlığını ya da ahlaki tepkisini tetiklemek amacıyla üretilen içerikleri tanımlıyor.ÇAĞIMIZIN RUH HALİ İlk bakışta bu, sosyal medyaya dair teknik bir terim gibi durabilir.

Oysa bu seçimin arkasında çağımızın ruh hâline dair güçlü bir ipucu var.

Çünkü öfke yemi, yalnızca bir içerik türü değil; duygularımızla kurulan yeni bir ilişki biçimini anlatıyor.Bugün mesele sadece sosyal medyada ne kadar vakit geçirdiğimiz değil; o süre içinde zihnimizin ve duygularımızın nasıl şekillendirildiği.

Hangi duygularımızın ne zaman ve nasıl kışkırtıldığı.

Hangi tepkilerimizin büyütüldüğü.

Ve bütün bunların kimlerin işine yaradığı.

Çünkü bu sistemde asıl değer, ürün değil dikkat.

Dikkat ise en kolay ve en hızlı duygular üzerinden yakalanıyor.

Ve duygular arasında, en çabuk alev alanı çoğu zaman öfke oluyor.NEDEN BU KADAR ETKİLİ Bunun cevabı, insan beyninin nasıl çalıştığında saklı.

Beynimiz keyfi değil, riski önceleyen; tehlikeyi hızla yakalayıp tepki vermeye odaklı bir sisteme programlıdır.

Tehlike algısı her zaman önceliklidir.

Öfke, korku ve tiksinti gibi duygular, beynin “buraya dikkat et” dediği güçlü sinyallerdir.

Bu sinyaller devreye girdiğinde zihin keskinleşir, dikkat daralır, beden tetik hâline geçer.Öfke yemi tam olarak bu biyolojik hassasiyeti hedef alır.

Bir içerik bizi öfkelendirdiğinde, beyin onu sıradan bir bilgi olarak değil, “önemli bir uyaran” olarak kaydeder.

Bu nedenle o içeriğe daha uzun süre bakarız, daha çok düşünürüz, daha kolay tepki veririz.

Çoğu zaman farkında olmadan, o duygunun etrafında dönüp durmaya başlarız.

BEYNİ UYARIR Bir içeriğin bizi öfkelendirmesi, algoritmalar açısından çok net bir anlam taşır: O içerik başarılıdır.

Çünkü öfke, insanı yorum yapmaya, paylaşmaya ve karşılık vermeye iter.

Sosyal medya sistemleri de tam olarak bu davranışları ödüllendirir.Bu süreçte beyinde olan bitenler de rastlantı değildir.

Öfke uyandıran bir uyaranla karşılaştığımızda, tehdit algısıyla ilişkili merkezler hızla devreye girer.

Amigdala aktive olur, stres sistemi çalışır, beden sanki gerçek bir tehlike varmış gibi hazırlanır.

Aynı anda, mantıklı düşünme ve dürtü kontrolüyle ilişkili alanlar daha geri planda kalır.

Yani fren sistemi zayıflar.ALIŞKANLIĞA DÖNER İşin bir de ödül tarafı var.

Kısa, hızlı ve yoğun duygular içeren içerikler, beynin ödül sistemini uyarır.

Öfke keyifli bir duygu değildir ama güçlü bir uyarılma yaratır.

Bu da “bir tane daha bak” dürtüsünü besler.

Böylece iyi gelmediğini bildiğimiz hâlde, bir sonraki içeriğe geçeriz.

Çünkü beyin o an huzuru değil, uyarılmayı arar.

Zamanla bu durum alışkanlığa dönüşür.

Sürekli uyarılan bir zihin, sakinliği eksiklik gibi algılamaya başlar.

Gerçek hayat yavaş gelir, sohbetler sıkıcılaşır, sessizlik rahatsız edici olur.

Klinik pratikte ve günlük hayatta giderek daha fazla duymaya başladığımız “Eskisi gibi hiçbir şeyden keyif alamıyorum” cümlesinin arka planında, çoğu zaman bu sürekli tetikte olma hâli vardır.

Gün içinde farkında olmadan maruz kaldığımız bu duygusal manipülasyon, zihni sürekli alarm hâlinde tutuyor.

Dinlenmesi gereken sistem dinlenemiyor.BU DÖNGÜDEN NASIL ÇIKILIR Anlattıklarımız ilk bakışta karamsar gelebilir.

Ama tam da burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu bir irade sorunu değil, bir maruziyet sorunu.

Yani mesele “daha güçlü olmak” değil, hangi duygulara ne kadar ve nasıl maruz kaldığımızı fark edebilmek.Kendini korumanın ilk adımı, bu maruziyeti azaltmak.

Günün ilk saatlerinde ve uyku öncesinde öfke yemi içeren içeriklerden uzak durmak, beynin stres düzenleme kapasitesi açısından sandığımızdan çok daha kıymetli.

Zihin, ancak uyarı kesildiğinde dinlenebiliyor.

İkinci adım ise basit ama etkili bir soruyu alışkanlık hâline getirmek: “Bu içerik beni bilgilendiriyor mu, yoksa beni duygusal olarak kullanıyor mu?” Bu soru her seferinde işe yaramayabilir.

Ama zamanla, zihinsel bir bağışıklık geliştirir; her şeye aynı refleksle tepki vermemeyi öğretir.Oxford’un “öfke yemi”ni yılın kelimesi seçmesi belki de bize şunu hatırlatıyor: Bugün yalnızca ne düşündüğümüz değil, ne hissettiğimiz de şekillendiriliyor.

Ve bu çağda zihinsel sağlığı korumak bilinçli bir mesafe koyabilmeyi gerektiriyor.

İlgili Sitenin Haberleri