Haber Detayı

Normalleşme isteği ‘iyileşme’ sanılıyor, oysa değil
Cumhuriyet pazar cumhuriyet.com.tr
11/01/2026 12:04 (12 saat önce)

Normalleşme isteği ‘iyileşme’ sanılıyor, oysa değil

2026 Türkiyesi'nde kuşaklar artık sadece yaşlarıyla değil, paylaştıkları “güven yorgunluğu” ile birbirine bağlanıyor. Kuşak araştırmacısı ve yazar Evrim Kuran, gençlerin ideolojik etiketleri neden “boşa düşürdüğünü”, markaların samimiyet sınavındaki başarısızlığını ve lise yıllarının neden bir “bekleme odası” olmadığını anlatıyor.

Türkiye’nin karmaşık toplumsal yapısını anlamak, yalnızca bugünü değil, günü yaşayan kuşakların hafıza katmanlarını okumayı gerektiriyor.

Kuşak araştırmacısı ve yazar Evrim Kuran, verilerin ötesine geçerek bizi Türkiye’nin altı farklı kuşağının sessiz çığlıklarına, güven yorgunluğuna ve özellikle Z kuşağının gereksinimlerine bakmaya davet ediyor.

Kuran ile etiketleri reddeden gençlerden, “kesişimsel” eşitsizliklere, siyasetin yeni dilinden sermayenin samimiyet imtihanına uzanan bir söyleşi gerçekleştirdik. - 2026’da, Türkiye’de artık “kuşak” kavramının ötesinde bir zaman ruhu (Zeitgeist) değişimi gözlemlenebiliyor.

Sizce bu yıl, Türkiye’nin kolektif hafızasında bir “iyileşme” yılı mı olacak, yoksa yeni bir belirsizlik eşiği mi?

Zaman ruhunu (Zeitgeist), kuşak yaklaşımını yatayda kesen bir kavram olarak görüyorum.

Kuşaklar “kim olduğumuzu”, zaman ruhu ise “neyin içinde yaşadığımızı” anlatıyor. 2026 Türkiyesinde birbirinden farklı altı kuşak, yani altı ayrı hafıza katmanı var.

Ancak bugün bu farkların üzerine çöken ortak bir atmosfer var: Güven yorgunluğu ve sürekli tetikte olma hali.

Bu duygu 25 yaşındakiyle 55 yaşındakini aynı anda yakalıyor.

Artık mesele kuşakların ne istediği değil. aynı iklime karşı nasıl farklı savunma mekanizmaları geliştirdikleri. 2026, Türkiye’nin kolektif hafızasında bir “iyileşme yılı” olmayacak.

Çünkü toplum son 10 yılın krizlerini, pandemiyi ve depremi henüz sindiremedi.

Normalleşme isteği, iyileşme sanılıyor oysa değil. 2026’da derin bir toparlanma değil, “sessiz bir dayanma” göreceğiz.

İnsanlar büyük umutlar kurmak yerine, küçük riskleri azaltmaya çalışıyor.

Araştırmalarımız şunu net gösteriyor: Farklı kuşaklar aynı anda ama farklı yerlerden yoruldu.

Gençler kaçış planı yapıyor, orta kuşaklar tükenmişlik kıskacında, üst kuşaklar ise tanıdıkları dünyanın kayboluşunu izliyor.

Ortak bir “iyi olma” hikâyesi henüz yazılamıyor. - Türkiye'de siyaset hâlâ kemikleşmiş kimlikler ve mahalle kavgaları üzerinden yürüyor.

Ancak yeni kuşaklarda, kendilerine miras kalan bu ideolojik ve kültürel tanımları önemsemeyen bir “etiket reddi” görüyoruz.

Gençlerin bu duruşu, Türkiye’deki alışılmış siyaset dilini ve toplumsal yapıyı sizce nasıl bir dönüşüme zorlayacak?

Türkiye’de siyaset uzun zamandır kim olduğumuzdan çok, kime ait olduğumuz üzerinden konuşuyor.

Gençlerde gördüğümüz “etiket reddi” ise bu dili karşısına almıyor, doğrudan boşa düşürüyor.

Bunu bir kopuştan çok bir mesafe alma olarak okuyorum.

Gençler “şu taraftayım” demek yerine, “Bana rağmen tanımlanan hiçbir yere sığmak zorunda değilim” diyor.

Siyasetin iktidarıyla muhalefetiyle yeni nesli hâlâ doğru okuyamadığı kanaatindeyim.

Mevcut sistem, gençlerin bu duruşunu “apolitiklik” olarak nitelendiriyor.

Oysa gençler siyaseti terk etmiyor, siyasetin dili onları terk etmiş durumda.

Alışılmış siyaset kimlikler üzerinden sadakat üretmeye çalışırken, gençler anlam bekliyor ve somut bir soru soruyor: Hayatım nasıl değişecek?

Bu dönüşüm ani olmayacak ancak mahalle siyaseti etkisini kaçınılmaz olarak kaybedecek.

Gençlerin kolektif kimliklerden bireysel özgürlüklere kayan bu duruşu, Türkiye’de siyaseti “bağırarak ikna etme” dönemini kapatmaya zorluyor.

Tabii bu sesi duyabilen birileri varsa. - Son dönemde liseler; siyasal duyarlılıktan mesleki yönelim sorunlarına, akran zorbalığından şiddet ve taciz vakalarına kadar pek çok kritik başlıkla gündemde.

Elbette lise çağındaki gençleri tek bir potada eritmek indirgemeci bir yaklaşım olur ancak veriler bize bu “ara kuşak” gençlerin zihin dünyası hakkında neler söylüyor?

Lise çağındaki gençlerde üç temel bulgu gözlemiyorum: Yüksek kaygı, düşük kontrol duygusu ve görünmeme hissi.

Bu yaş grubu hem gelecek konusunda endişeli hem de bu geleceğe dair söz söyleme alanları dar.

Akademik başarı baskısı ile belirsiz mesleki yönelimler birleştiğinde ortaya çıkan psikolojik yük zorbalık, şiddet ve taciz vakalarıyla dışa vuruyor.

Peki, biz nerede hata yapıyoruz?

Öncelikle davranışı konuşup duyguyu atlıyoruz; başarıyı merkeze koyup insanı ihmal ediyoruz.

Gençlerin kimlik ve yetenek arayışı cevapsız kaldığında, mesleki yönelim sorunu bir kariyer meselesinden çıkıp kimlik krizine dönüşüyor.

En büyük hatamız ise lise yıllarını “asıl hayat başlamadan önceki bekleme odası” gibi görüp bu dönemi küçümsemek.

Oysa gençlerin politik duyarlılığı, adalet algısı ve sınır bilinci tam da bu yaşlarda şekilleniyor.

YAŞANMAMIŞ HAYATIN TORTUSU - Gençlik dönemini tamamlamış kuşakların, kendinden sonra gelenlerin metaforik olarak zorbalaması daha önce görülmemiş bir davranış değil.

Peki bu davranışın altında gençliği kıskanma dürtüsünün kitlesel bir yansıması da yok mu?

Burada kitlesel bir kıskançlık kırıntısı var ancak bu gençliğe imrenmekten çok yaşanamamış bir hayatın tortusudur.

Kendinden sonra gelen kuşağı küçümsemek tarih boyunca vardı ancak bugün fark yaratan şu: Gençler daha mutlu değiller ama itiraz etme ve vazgeçme ihtimaline sahipler.

Önceki kuşaklar çoğu zaman hayatla pazarlık yapmadan sisteme uyum sağladı.

Bugünün gençleri ise “Ben bu oyunu oynamayabilirim” diyebiliyor.

İşte asıl rahatsızlık burada başlıyor.

Gençlere yönelen “dayanıksızlar”, “şımarıklar” gibi etiketler, aslında bir üstünlük dili değil, bir savunma mekanizması.

Gençlerin sınır çizmesi, önceki kuşaklara şu soruyu hatırlatıyor: Biz neden çizemedik?

Bu bireysel değil, kolektif bir pişmanlığın yan ürünüdür.

Yıllarca “Böyle gelmiş böyle gider”e razı olanların, gençlerin ağzından çıkan tek bir “hayır” ile kendi esaretlerini görmeleri tepkiyi sertleştiriyor. - Kuşak tartışmalarında genelde sınıfsal farklar göz ardı ediliyor.

Ancak sosyal medyanın yarattığı dijital evren, kalburüstü bir ailenin Z kuşağı bireyi ile dar gelirli bir ailenin Z kuşağı bireyini aynı mecrada buluşturabiliyor.

Sizce sosyal medya, sınıfsal uçurumların üzerine dijital bir örtü mü çekiyor yoksa ortak bir kuşak dili mi doğuyor?

Z kuşağını sınıfsal bir körlükle okuyan yaklaşımlara hep itiraz ettim.

Benim kuşak okumam hiçbir zaman “homojen bir Z” anlatısı olmadı.

Dijital ortaklık, sınıfsal eşitlik anlamına gelmez.

Sosyal medya gençleri aynı ekranda buluşturuyor olabilir ama onlara aynı hatayı yapma lüksünü vermiyor.

Bugün Türkiye’de sınıflar arası bir geçişkenlikten çok bir “kesişimsellik” toplumu görüyoruz.

Kesişimsellik, bir kişinin hayatını belirleyen eşitsizliklerin sadece sınıf değil cinsiyet, coğrafya, etnik köken ve dijital erişim gibi birden fazla eksenin kesiştiği yerde oluşmasıdır.

Sınıf tek başına bir kader belirlemiyor, gerçek eşitsizlik bu farklı kimliklerin kesişim kümesinde ortaya çıkıyor.

Bu gerçeği kabul etmeden ne kuşakları anlayabiliriz ne de geleceğe dair yol haritası çizebiliriz.

DAHA AZ ‘HARİKAYIZ’, DAHA ÇOK ‘BURADA EKSİK KALDIK’ - Z kuşağının çok güçlü bir “samimiyet radarı” var.

Ortamda ufacık bir yapaylık sezdiklerinde ya ironiyle yanıt veriyorlar ya da o alanı tamamen terk ediyorlar.

Sizce markaların geleneksel reklam ve pazarlama stratejileri, bu filtrelere takılmama çabasında ne kadar başarılı?

Z kuşağının “samimiyet radarı” bir hayatta kalma refleksidir.

Her şeyin “hikâye”leştirildiği bir dünyada sahiciliği ayırt etmek onlar için bir zorunluluk.

Markalar ise bu filtreye takılmama konusunda pek başarılı değiller çünkü sahiciliği hâlâ bir iletişim taktiği sanıyorlar.

Geleneksel pazarlama dili kusursuzluk üzerine kuruludur oysa Z kuşağı kusursuzluktan çok tutarlılık arıyor.

Bir marka “samimiyet” anlatırken çalışanına farklı müşterisine farklı davranıyorsa o radar anında çalışıyor.

İletişim diliyle kurum davranışı arasındaki en küçük çatlak, filtreye takılıyor.

Z kuşağı reklama değil, kanıta bakıyor: Bu marka hata yaptığında ne dedi?

Kriz anında nasıl davrandı?

Sermaye, ilk kez “ciddiye alınmama” riskiyle karşı karşıya.

Dönüşmesi gereken şey, daha az “biz harikayız” diyen ve “burada eksik kaldık” diyebilen şeffaf bir yapı.

Z KUŞAĞI RADİKAL DEĞİL TEMKİNLİ - Tüm dünyada, en köklü demokrasilerde bile radikal ve popülist siyasi aktörlerin yükselişine tanık oluyoruz.

Sizce bu yükseliş, 'merkez siyasetin' Z kuşağıyla girdiği samimiyet testinde sınıfta kalmasıyla ne kadar ilgili?

Radikal ve popülist aktörlerin küresel yükselişini, Z kuşağının bu hareketlere kitlesel yönelimiyle açıklayamayız.

Z kuşağı, önceki kuşaklara kıyasla daha az parti sadakati gösteriyor ve daha fazla kararsız kalıyor.

Bu tablo bir radikalleşme değil, temkin tablosudur.

Gençler radikal uçlara koşmuyor; aksine oyunun dışında kalıyor.

Yükselen şey gençlerin radikalliği değil, merkez siyasetin temsil kabiliyetinin aşınmasıdır.

Merkez siyaset Z kuşağını radikallere itmedi ancak onları kendine de çekemedi.

Gençler için merkez siyaset anlamsız, ilham vermiyor ve uzak kalıyor.

Burada kritik bir ayrım var: Z kuşağı netlik istiyor ama ideolojik sertlik istemiyor.

Merkez siyasetin gri ve diplomatik dili bu netlik arayışına cevap veremediği için gençler sahayı tamamen terk ediyor.

ARTIK BAĞLAM KURMAK DEĞERLİ - Geçmişte bilgi sahibi olmak bir imtiyazdı ve bunun yolu sahada olmaktan' geçiyordu.

Bugün ise verinin kontrolsüz bir hızla bireye aktığı, bilginin bir tıkla erişilebilir olduğu bir çağdayız.

Sizce bugün bilgi sahibi olmanın tanımı ve değeri nasıl değişti?

Bilginin kendisinin bu kadar bollaştığı bir dünyada, “bilgi sahibi olmanın” yerini hangi yeni davranış veya yetkinlik alıyor?

Bugün mesele bilgiye sahip olmak değil, bilgiyle ne yaptığınızdır.

Herkes bir şeylere maruz kalıyor ama maruz kalmak, bilmek demek değildir.

Bilgi bolluğu değerini düşürmedi, sadece ayırt ediciliğini ortadan kaldırdı.

Artık “biliyorum” demek tek başına bir anlam ifade etmiyor; çünkü herkes biliyor gibi görünüyor.

Bugünün dünyasında asıl kıt olan şey bilgi değil, muhakemedir.

Bilgiye erişim demokratikleşti ancak ayırt etme becerisi demokratikleşmedi.

Bugün değerli olan çok şey bilmek değil, dağınık bilgileri bir çerçeveye oturtabilmek yani bağlam kurabilmektir.

Bir diğer kritik yetkinlik ise her şeye anında tepki vermemek, bilginin bu kadar hızlı aktığı bir çağda durabilmek ve “henüz bilmiyorum” diyebilmektir.

Bilgi arttıkça sorumluluk da artıyor.

Bugün bilgi sahibi olmak her şeyi paylaşmak değil, neyi paylaşmamak gerektiğini bilmektir.

Yani etik süzgeç, yeni çağın en asli becerilerinden biri haline geldi.

YENİ VİZYON: SEÇİCİ NETLİK - Siz sürekli toplumun ve kuşakların röntgenini çekiyorsunuz.

Peki, bu kadar verinin ve analizin ortasında, bizzat Evrim Kuran 2026'da kendi yaşamında hangi eski alışkanlığı bırakıp hangi “yeni vizyona” kapı açtı?

Toplumun röntgenini çekerken insan bazen kendi nabzını tutmayı erteliyor.

Uzun süre daha çok veriyle desteklersem ve daha çok izah edersem anlaşılma ihtimalimin artacağına inandım.

Ancak 2026’ya girerken şunu bıraktım: Anlaşılmak için kendimi sürekli tercüme etme alışkanlığını.

Herkesin ikna edilemeyeceğini ve her sessizliğin bir boşluk olmadığını kabullendim.

Bu benim için büyük bir eşik.

Kapı açtığım yeni vizyon ise “seçici netlik”.

Neye “evet” dediğim kadar, neye “hayır” dediğimi de artık sahipleniyorum. “Faydalı olma” ile “kendimi tüketme” arasındaki farkı daha net ayırt ediyorum.

Her fayda çağrısının benim sorumluluğum olmadığını öğreniyorum.

Bu bir geri çekilme değil, yerini bilme halidir.

İlgili Sitenin Haberleri