Haber Detayı

Sadık Çelik yazdı: Maduro'nun derdest edilmesinden ne öğrendik
Sadık çelik odatv.com
08/01/2026 09:12 (22 saat önce)

Sadık Çelik yazdı: Maduro'nun derdest edilmesinden ne öğrendik

"Maduro’nun karanlığını kabul ederken, daha büyük bir karanlığın “ışık operasyonu” diye pazarlanmasına itiraz etmek gerekmez mi? Çünkü istikrarsız bir dünyada diktatörlük kadar tehlikeli olan tek şey, diktatörlükle mücadele adına hukuksuzluğun normalleşmesidir."

Maduro… Evet, ona karşı bulunulan diktatörlük ithamı yabana atılamaz, Venezuela’nın son dönemi insana bunu düşündürüyor.

Devlet aklı hukukun önüne geçmiş; yargı susmuş, basın sinmiş, muhalefet nefes alamaz hale gelmiş.

Faili meçhul cinayetlerin bini bir para… Uyuşturucu ticaretinin yolları hep açık… Ekonomi çökerken baskı artmış, güvenlik söylemi toplumsal hayatın üstünü örten bir perdeye dönüşmüş.

Maduro yönetimi, Hugo Chavez’in başlattığı Bolivarcı hareketin içinden doğmuş olsa da belli ki zamanla o çizgiden uzaklaşmış.Göç gerçeği bu bedelin en somut ölçülerinden biri.

Birleşmiş Milletler verilerine göre Venezuela’dan ayrılmak zorunda kalan insanların sayısı yaklaşık 7,9 milyona ulaşmış.

Belli ki umut duygusu sınır kapılarında kalmış.

Bir ülkenin iç krizinin, milyonlarca bireyin kişisel trajedisine dönüşmesi, tarihin çok tanıdık bir hikâyesi…"DEMEK Kİ DEMOKRASİ HERKESE LAZIMMIŞ"Demek ki demokrasi herkese lazımmış; büyük ders belki de budur.

Demokrasi, yalnızca güçlü ülkelerin vitrin malı değil; her toplumun ortak ihtiyacıdır.

Adalet de öyle. “Bizden olan - olmayan” diye ayırmadan, haksızlık kimden gelirse gelsin karşı durmak gerekir.

Çünkü bir ülkede zulüm içerden yükselirken sessiz kalmak ne kadar yanlışsa, zulme dışardan kelepçe takmak da o kadar yanlıştır.Gerçek bir vicdan sınavı, tam da burada başlar: Petrolün kokusuyla değil, insanın değeriyle taraf tutabilmek… Dünyaya lazım olan tek şey, hangi bayraktan gelirse gelsin, adaletsizliğe aynı cümleyle itiraz edebilmektir.MEŞRU KILAR MI Peki Maduro’nun günahları, Trump yönetiminin haydutça yöntemlerini meşru kılar mı?

ABD’nin 3 Ocak’ta düzenlediği operasyon, karşılıklı bir çatışma değil; egemen bir ülkeye göstere göstere yapılan, doğrudan müdahale değil midir?

Uluslararası hukukta açılan yeni, tehlikeli ve büyük bir gedik daha…Maduro’nun yanında eşinin de kaçırılması, Maduro’nun ayağında terlikle sokak sokak gezdirilerek teşhir edercesine götürülmesi, en sorunlu rejime karşı bile kabul edilemeyecek bir sınır ve haysiyet ihlali.

Bu haydutça adım, yalnızca bir diktatörü değil, Venezuela halkının onurunu hedef aldı.Maduro’nun karanlığını kabul ederken, daha büyük bir karanlığın “ışık operasyonu” diye pazarlanmasına itiraz etmek gerekmez mi?

Çünkü istikrarsız bir dünyada diktatörlük kadar tehlikeli olan tek şey, diktatörlükle mücadele adına hukuksuzluğun normalleşmesidir.Trump’ın Venezuela’ya uzanan eli uluslararası hukuku hiçe sayarken, Birleşmiş Milletler bir kez daha yalnızca seyretmekle yetindi.

Çok kutuplu dünyanın büyük aktörleri şimdilik yalnızca kınıyor.

Yaptırımı olmayan küresel düzen, artık ancak kâğıt üzerinde yaşayan bir iyi niyet metni gibi.

İşte dünyayı asıl kaygılandıran büyük gedik de budur.SINIR TANIMAZ GÜÇ Trump’ın son dönemdeki söylemi, sınır tanımaz güç siyasetinin daha çıplak bir versiyonu.

Diplomasiyi bir kenara bırakmış, bir meydan okuyuş dili kuruyor.

Grönland’a açık açık çökeceğini ilan ediyor.

Ya parayla alırız ya da işgal ederiz mesajını en yüksek perdeden veriyor.

Kanada’nın 51. eyalet yapılması yönündeki çıkışlar, Gazze’yi bir pazarlama projesi gibi gören vicdansız söylemler…… Kaynak zengini coğrafyalar, büyük güçlerin iştahını kabartan zayıf halkalar olarak görülüyor.

Bu dil sıradanlaşması en büyük tehlike.Uluslararası hukuk nerede?

Bir ülkenin egemenliğine böylesine kanunsuz bir müdahale kabul edilebilir mi?

Güvenlik Konseyi’nin öteki daimi üyeleri ortak bir tavır koymayacak mı?

En kritik soru: Bu hukuksuzluk normalleşirse dünyanın sınırları nereye savrulur?

Bugün gelinen noktada, bu soruların çoğu yankısız ve çaresiz sorular olarak kalıyor.***Bu arada Trump yönetimi Maduro’ya iktidarı bırakması hâlinde bir çıkış yolu olarak Türkiye’yi teklif etmiş anladığımız kadarıyla ancak Maduro kabul etmemiş.

Özgür Özel, bu iddiayı Erdoğan’ın bilip bilmediğini sorguluyor; Türkiye’nin bu denklemde nasıl bir rol üstlenmeye zorlandığına dair net bir cevap arıyordu.

Bu iddiaya ilişkin Cumhurbaşkanı Erdoğan da “Bize gelen böyle bir haber yok” açıklamasıyla kulislerde dolaşan söylentileri soğuk bir mesafeyle karşılamayı tercih etti.GERİYE DÖNERSEK…Trump’ın Venezuela’da attığı adımları doğru okuyabilmek için sömürgeciliğin uzun tarihine bakmak gerekiyor.

Amerika kıtasındaki müdahaleci zihniyetin kökleri esas olarak 1492’de Kristof Kolomb’un Yeni Dünya’ya ulaşmasıyla biçimlendi.

İspanyol ve Portekiz imparatorluklarının 16. yüzyılda başlattığı yayılma, yerli halkların topraklarından edilmesine, kaynakların merkez ülkelere taşınmasına ve bölgenin yüzyıllar sürecek sancılarla tanışmasına yol açtı. 20. yüzyılda ise yöntem değişti ama öz aynı kaldı: Vietnam’da, Kamboçya’da, Latin Amerika’da, Afganistan’da, Irak’ta ve dünyanın pek çok coğrafyasında yapılan askeri müdahalelerin ardından geriye kalan yıkım ve göç gerçeği hâlâ hafızalarda.

Bu yüzden Venezuela operasyonu, yeni bir sayfa değil; eski bir geleneğin güncel ve daha pervasız bir tekrarı olarak okunmalı.Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle başlayan neoliberal dönem, tuhaf bir masal anlatmıştı dünyaya.

Silahların susacağı, orduların geri çekileceği, ülkelerin enerjisini kalkınmaya harcayacağı sanılmıştı.

İnsanlık barışı satın almış gibi davranmıştı.

Refah artacak, sınırlar yumuşayacak, küresel ticaret insanlığın ortak dili olacaktı.

Bu hayal güzel bir yanılsamaydı.

Ama ömrü kısa sürdü.

Zira tarih, konforlu teorileri pek uzun süre taşımaz.ORTADOĞU KAPILARI2001’deki İkiz Kuleler saldırısı o rüyanın kapanışının siren sesi oldu.

Ardından Ortadoğu’da kapılar yeniden açıldı: Afganistan’ın işgali, Irak’ın yerle bir edilmesi, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi, Suriye’de Esad’ın devrilmesine uzanan süreç… Her biri “kötü liderleri cezalandırma” iddiasıyla başlamıştı.

Sonuç ise hep aynı oldu.

Daha derin istikrarsızlıklar, daha parçalı toplumlar, daha kanlı sokaklar.

Emperyal yöntemler, demokrasi üretmedi; yalnızca kaosu ihraç etti.Bugün Venezuela’da yaşananlar, bu uzun hikâyenin yeni halkasıdır.

Trump’ın iktidara gelir gelmez vites yükseltmesi, artık insan hakları kisvesine bile ihtiyaç duymayan bir çağın başlangıcını işaret ediyor.

Önceden müdahaleler diplomatik ambalajlara sarılırdı.

Şimdi ambalaj da atıldı.

Dil kabalaştıkça niyet netleşiyor.

Trump, devleti ve uluslararası dengeleri yeterince tanımayan kaba diliyle, Washington’un köklü ve buyurgan nüfuz aklını bütün çıplaklığıyla seslendiriyor.

Ama bu sesi besleyen asıl kaynak, Washington’un köklü “devlet aklı”: Kaynak zengini ülkelere tepeden bakmayı alışkanlık haline getirmiş o eski akıl.Bu tabloyu yalnızca Ortadoğu üzerinden okumak eksik kalır. 20. yüzyıl boyunca ABD’nin Latin Amerika sicili, başka hiçbir gücün ulaşamadığı bir müdahale katalogudur.

Arjantin’den Şili’ye, Bolivya’dan Peru’ya, Nikaragua’dan Uruguay’a kadar onlarca ülkede sayısız darbe ve darbe girişimi yaşanmıştır.ASYA NE DURUMDA Öte yandan Asya’da da benzer bir baskı dili yükselmiş durumdadır.

Çin’in, Tayvan’ı kendi arka bahçesi olarak görmesi bitmeyen bir tehdit atmosferi yaratıyor.

Rusya’nın Ukrayna’da attığı adımlar da benzer bir mantığa dayanıyor; toprak parça parça ilhak ediliyor, dünya ise bu gelişmeleri yalnızca kınamakla yetiniyor.

Kimse kimsenin arka bahçesine dokunmuyor.

Caydırıcı bir karşı hamle gelmedikçe, hukuksuzluk diplomatik protokol cümlelerinin arasında sıradanlaşıyor.ABD’nin Venezuela’ya yönelik hamlesi ise tüm bu örneklerden daha hoyrat bir eşik.

Burada sıcak bir savaş yok.

Bir işgal yok.

Doğrudan egemenliğe el koyma girişimi var.Amerika’nın Orta Amerika’ya bakışı zaten uzun zamandır aynı kalıp üzerinden yürüyor: Bölgeyi stratejik bir nüfuz sahası sayan, her krizi kendi çıkarına göre tartan bir yaklaşım. “Kaynaklar benim hakkım” diyen bu sınır tanımaz söylem, zenginlikleri olan ülkeleri korumuyor; tam tersine onları yeni müdahalelerin hedefi haline getiriyor.BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İŞE YARIYOR MU Küba, İran, Kolombiya, Meksika tehdit ediliyor; Avrupa temkinli açıklamalarla yetiniyor.

Oysa Birleşmiş Milletler tam da böyle anlarda işe yaramalıydı.

İşe yaramıyor.

Yaptırım üretemiyor.Küba örneğin, kurulduğu günden beri Batı müdahalelerine ve sert bir izolasyon politikasına maruz kalmış bir ülke oldu.

Devrimin ardından demokrasi vadeden eller, ekonomiyi ablukalarla altüst etmeyi seçti.

Ticaret yolları daraltıldı, halk yıllarca süren yoklukla sınandı.

Buna rağmen Kübalıların onurlu direnişi, Simon Bolivar’dan miras kalan bağımsızlık ruhunu bugüne kadar taşıyabildi; varlıklarını koruyabilmeleri bile başlı başına bir başarı sayılmalı.Bu sırada Halep’ten gelen haberler, Suriye’de gerilimin yeniden sertleştiğini gösteriyor; Şam yönetimi SDG adını kullanan PKK/YPG mevzilerini meşru hedef ilan etmiş.

Kentin bazı mahallelerinde ağır silahlarla çatışma sesleri yükseliyor, sivil yerleşim yerleri vuruluyor.

Çatışmaların arasında, mahallelerden çıkmak isteyen siviller vuruluyor… Kuzeyde ise ABD, Kuzey Atlantik’te bir Rus petrol tankerine el koyduğunu duyurmuş.Dünya gerçekten birbirine giriyor.

Büyük güçlerin dili sertleştikçe fırtına daha gür esiyor.

O fırtınanın içinde, coğrafyalar da insanlar da altüst oluyor.Petrol ve stratejik madenler söz konusu olduğunda, “hukuk temelli dünya” anlatısı geri çekiliyor.

Doların küresel dolaşımını zayıflatabilecek her ekonomik hamle, ABD karar vericileri için ürkütücü bir korkulu rüya olarak görülüyor.Kant’ın “ebedi barış” düşü ise artık idealist bir metin olmaktan öteye geçemiyor; yaptırımı olmayan bir sistemin içinde yalnız kalmış görünüyor.ABD DEMOKRATLARI ABD içinde demokrat çevreler bu tür operasyonların ülkeye itibar kaybettirdiğini açıkça dile getiriyor.

Özellikle akademide ve basında “Amerikalı olmakla gurur duymak giderek zorlaşıyor,” yorumları yapılıyor.

Bu rahatsızlık, Trump’ın müttefiklerine karşı bile kullandığı kaba ve buyurgan dil yüzünden daha görünür hale geliyor.

Geleneksel Batı ittifakı ilk kez bu kadar açık bir güvensizlik sınavından geçiyor.

Birçok Amerikalı, Trump’ı nasıl olup da Beyaz Saray’a taşıdıklarını sorguluyor; belki de geç kalmış bir pişmanlık duygusunun sessiz işareti olarak.Ne var ki, hiçbir pişmanlık cümlesi dış dünyada açılan yarayı kapatmıyor.

Silahın gölgesinde kurulan düzenler, o silah çekildiğinde ayakta kalamıyor.

Bu yüzden ABD’nin içerde yaşadığı vicdan sarsıntısı da, kuzeyden güneye uzanan emperyal zorbalığı aklamaya yetmiyor.Kasım’daki seçimlere doğru yaklaşırken, Amerika’nın içerde kaynayan asıl gerçeği daha görünür hale geliyor.

Trump’ın saldırgan ve sınır tanımaz söylemi, dış politikada bir fatih edasıyla yükselirken, ülke içinde aynı edanın karşılık bulup bulmadığı tartışılıyor.

Kasım’daki seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’nin Temsilciler Meclisi’nde zemin kaybedebileceği, Senato’daki çoğunluğun Demokratlara geçme ihtimalinin güçlendiği sıkça konuşuluyor, hatta bunun artık aşikâr hale geldiği yorumları yapılıyor.

Bu durum, Trump’ın mevcut döneminin geri kalanını daha sınırlı bir hareket alanıyla geçireceğine dair beklentileri de artırıyor.

Eğer bu tablo sandıkta doğrulanırsa, Trump kaçınılmaz olarak topal ördek olacak.

Hareket alanı daralacak, istediği kararları geçirmekte zorlanacak.

Hatta onunla ilgili mahkeme süreçleri bile başlayabilir.İDEOLOJİK HESAPLAR Trump’ın üçüncü kez seçilmesi gibi bir ihtimal şimdilik hukuken mümkün olmasa bile, onun dilinde somutlaşan nüfuz anlayışı dünyanın başına uzun vadeli bir bela olmaya aday.

Çünkü Washington’un karar vericilerini asıl tetikleyen unsur, yalnızca ideolojik hesaplar değil; müthiş iç borçlara ve doların küresel değer kaybına bağlı ekonomik daralma korkusu.

Amerika zaten kendi içinde bir çıkmazda; bütün dert, dava bu.

Bu darboğazın faturasını dünyaya çıkarmaya çalışan bir Washington aklı var.Bu yüzden gerçeği serinkanlılıkla görmek gerekiyor: Trump’ın yükselen pervasızlığı engellenemediği takdirde, dünyanın geleceği daha güvensiz bir yörüngeye oturacak.

Amerikanın çıkmaza girmesi demek, ister istemez dünyanın da çıkmaza sürüklenmesi demektir.Ezcümle; büyük güçlerin elinin değdiği zengin coğrafyalar çoğu zaman refaha değil felakete yaklaşıyor.

Kaynak zenginliği, zayıf ülkeler için sigorta değil davetiye oldu.

Neoliberal iyimserlik çöktü; yerini soğuk ve çıplak bir çağ gerçeği aldı.O gerçeğin adı, kitaplardan değil sahadan yükseliyor: Gücün yasası.Sadık Çelik Odatv.com

İlgili Sitenin Haberleri